Gâzi Hünkâr, Kosova'dan devletle dönünce, Edirne Tahtında karar etti.
Bir gün Veziri Çandarlı'ya:
- Halil!... Dilerim ki, oğlum Mehmed'i  everem. Dulkadiroğlu Süleyman Beyin kızına ne dersin?
- Lâyıktır Sultânım...
- Hem o Türkmen beyi, bizimle gayet dostluk  ve doğruluk eder. Amasya'dan, Hızır Ağanın Hatûnunu yolladılar. Yürüdü, Elbistan'a vardı. Süleyman Beyin o vakit, 5 kızı vardı. Beşini dahi, ortaya getirdi.
Hatûn, birisini beğendi. Elceğizine yapıştı. İki gözlerinden öptü...
Oradan sürüp, Hünkâra geldi. Süleyman Beyin tevazû ve asâletini anlattı. Beğendiği kızcağızın huyunu, hûlkunu (yaratılışını) tafsil etti. Hünkâr dahi, kabul eyledi.
Geri (kızı almaya) gittiler. Hızır Ağa'nın hatûnu ile, birçok Paşa ve ağa Hatûnlarıda, bile idiler.
Kız evine yaklaştıkça, Kız babası kendisi ''karşıcı'' geldi. Büyük hürmet edip, dünürleri lütûfla kondurdu.
İşin nihayetinde (Allı Gelinciği) alıp, Edirne Sarayına getirdiler. Hünkâr Babasının elini öpünce, Gelinciğin Çeyizine, daha niceler eklendi.
Bir düğün yaptılar ki, dâvetliler arasında Padişahlar dahi vardı. Fakat asıl saygı görenler, Ulemâ ve Fukarâ idi. Düğüne fakir gelen Ulemâ (Âlimler) ve Fukarâ, zengin olup gittiler.
Düğün (Toy) biterken Hünkâr, Vezirine dedi ki:
- Koca Çandarlı!... bu dünyada maksûd olan (arzulanan) nedir ki: Oğul evermek, kız çıkarmak! Bunları biiznillah yaptık. Geriye (İman ile gitmek) kaldı...