Osmanlı devletinin ilk Şeyhül-islâmı ve zamanının müceddidi olan büyük islâm âlimi Mevlânâ Şemseddin Fenâri hazretlerinin gözlerine perde geldi. Göremez oldu. Bir gece, Resûlullah (Tâhâ sûresini tefsir eyle!) buyurdukda, (yüksek huzûrunuzda, kur'ânı kerimi tefsir etmeğe gücüm olmadığı gibi, gözlerimde görmüyor,) demiş. Peygamberlerin tabibi olan Resûlullah efendimiz, mübârek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp, gözlerinin üzerinde bularak kaldırmış, görmeğe başlamıştır. Allahü teâlâya hamd ve şükretmişdir. Pamuk iplikleri saklayıp, öldüğü zaman gözlerine konulmasını vasiyyet etmişdir. Vefât edince, vasiyyetinin yerine getirildiğini (Şâkayık-i Numâniyye) kitâbının yazarı söylüyor. Cuma günleri, evinden câmiye giderken, büyük küçük herkes yollara dizilir. O mübârek zâtın yüzünü bir kere görmek isterdi.
Hocaları, Aksaraylı Cemaleddin ve Alâaddin Esved idiler. Sonra mısır'a gidip, devrin âlimi Hoca Ekmel'den ders ve icâzet almıştır. Dönüşünde Yıldırım Bâyezid Hân, kendisini Bursa KADISI yapmış idi. Keşiş dağı eteğinde mescid ve medresesi vardı.
Dürüstlüğü, ilmi ve tâkvası ile çok şöhret buldu. Çok zengin idi. 12 hademesi vardı. Fakat kendisi, helâl lokma için kazzazlık (ipek ticâret) yapardı. Dervişler gibi ABA giyerdi. ''Kazzazlıktan kazandığım para, daha iyisini giymeme yetişmez''... derdi. Bu yüzden hasedçiler onu suçladılar. Kendisi de onlara, İmam'ı Âzam hazretlerinin zenginliğini ve yaşayışını hatırlatırdı.
Hicri 822'de Hacca gitti. Dönüşünde Mısır'a uğradı. Oranın bütün âlimleriyle mübahase etti. Mısır Şeyhül İslâmı olan ibni HACER:
- ''Mevcut ilimlerin hepsini bilir. Arabi ilimlerde ise, tam vûkuf sahibidir'' diyerek, kendisini çok medhetmişdir.
Sonraları Hacı Bayram'ı Veli'nin hocası Kayserili Şeyh Hamüdiddin ile sohbet etmiş ondan ta tasavvuf'un inceliklerini öğrenmiştir.
Bursa'daki bir dâva sebebiyle, fikrini söylemek isteyen Yıldırım Bâyezid Hân'a verdiği cevap çok meşhurdur.
Bunun üzerine hünkâr; özrü bulunmadıkça cemâati terketmemişdir.