Aydınlanma Nedir?

Aydınlanmanın özünde Aklı işler hale getirme, esas kılma, yüceltme vardır. Aydınlanma düşünürleri (filozofları), evrenin ve her şeyin akıl yolu ile kavranabileceğine inanmıştır. Sadece aklı kullanmak ve aklımızı kullanarak mantık yürütmek; esas olan budur, onlara göre. Bu yolla ve ancak bu yolla insanoğlu; özgürlüğe, mutluluğa ve bilgiye ulaşabilecektir.

Aydınlanmanın kökenlerini eski Yunanistan’a kadar götürebiliriz. Eski Yunanlı düşünürler doğanın işleyişinde belli bir düzen görmüşler ve bu düzenin akılsal bir ilkeye bağlanabileceğini söylemişlerdir. Demek ki Yunanlı düşünürler doğanın muhteşem işleyişinin rastgele olmadığını düşünüp bunu ancak akılsal bir ilke ile olabileceğini söylemişler. Bu akılsal veya “ussal ilke”yi yaratan nedir? Tanrı mı? Tanrısal bir güç mü? Akıllı bir tanrıdan mı söz ediyorlar?

Hristiyanlık gibi kişisel kurtuluşu yücelten Doğu dinleri; evren, mutluluk, özgürlük, bilgi konularında belli bir perspektif sundu ve bunlar kabul edilmesi zorunlu ilkeler ve bilgiler içeren bir perspektifti. İtalya’da ortaya çıkan Hümanizm akımı da bu ortamda tam tersi etki yaratan bir çaba olmuştur. Çünkü bu akım sayesinde eski Yunan ve Roma ruhu, eski tartışmalar yeniden canlandı. O tartışmaları bilmek için Yunan filozoflarının tartışmalarına bakmak gerekir.

 “Tanrı”, “akıl” (us) ve “insan” kavramları yeni bir senteze, birleşmeye ulaşmıştı. Buna neden olan koşulları kısaca inceleyeceğiz. Ama önce şunu belirtelim: bu yeni sentez Avrupa’da sanat, felsefe ve siyaset alanlarında gerçekten de “devrimci” gelişimlere yol açtı.

 17. yüzyılda Bilimsel Devrim gerçekleşti. Bu çok çok önemlidir. Bacon, bilimsel yöntem olarak “Tümevarım”ı önerdi. Descartes ise bunun tam karşıtı bir yöntem olan “Tümdengelim”i önerdi. Aralarındaki büyük farklara rağmen birleştikleri bir nokta vardı; ikisi de geçmişe karşı savaş açmıştı ve bilim ile ilahiyatın birbirinden ayrılması gerektiğine inanıyorlardı.

 Kopernik,” yer merkezli evren” sistemi yerine “güneş merkezli evren” sistemini getirerek sarsmıştı. Galileo Galilei ise, doğayı; matematiksel analize elverişli bir araştırma konusuna dönüştürdü. Kendi teleskopuyla yaptığı gözlemler sonucu bir gökcisimleri sistemini ve hareketlerini saptadı. Newton ise matematiksel akıl yürütmelere dayanarak yerçekimi yasasını ortaya koydu ve o da doğanın akılcılığını vurguladı.

 Araştırma Sorusu:  “Yer Merkezli Evren Sistemi” ne demek? “Güneş Merkezli Evren” ne demektir?

Coğrafi Keşifler’le birlikte (ondan öncesi de var, Marco Polo’yu hatırlamak gerekir) yakından tanınan Batı dışındaki topluluklarda –özellikle Cizvit misyonerleri bu gözlem ve tartışmayı yapıyor- erdemli, örnek kişiler vardı. Bunu şaşkınlıkla keşfedip, kendilerine dönüp sorular sormaya başladılar: “Bu insanlar Hıristiyan değil, erdemli olmaları mümkün mü?” Bütün bu gözlem ve araştırmaların sonucunda, sorgulayan dindar insanlar veya diğerleri, dinsel farklılıkların gerisinde, doğadan kaynaklanan tek din veya bir tek inanç olabileceği fikrine yönelmeye başladılar. İşte bu bütünleyici dinsel akım “yaradancılık” (deizm) adı ile bilinir. Buna göre: Tek tanrılı dinlerde savunulan “mucize” inanışına yer yoktu. Örneğin Voltaire, varlığının kanıtları doğada gözlemlenebilen ve toplumsal düzeninin sürmesi için varlığı gerekli olan bir tanrıya inanıyordu. Jean Jaques Rousseau ise tanrı ile insan arasına giren bütün kurumlara karşı çıkıyordu. Bütün bunlara tepki olarak kilise ve devlet sansürü ortaya çıktı. Kitap yayımı izne bağlandı, birçok kitap yakıldı. Bu sefer de yazarı ve yayınevi belli olmayan kitaplar ortaya çıktı, hatta 1772 de Viyana’da devlet, yasaklanmış Kitaplar kataloğu yayınladı ama sonra bu da yasaklandı çünkü “kötü niyetli” kişilerce bu katalog okunması gereken kitaplar listesine dönüştürülmüştü.

Filozof John Locke‘a göre insan, zihni bomboş bir kâğıttan ibaret olarak doğardı. Buna Latince “Tabula Rasa” denilmiştir. Ve yaşamı boyunca edindiği deneyimlerle bu sayfayı dolduruyordu. İnsanı biçimlendiren yaşadığı ortamdı. İnsanı iyileştirmenin yolu yaşadığı ortamı iyileştirmekten geçiyordu. Yani insan doğuştan “kötü” değildi. Hıristiyanlık inanışında olduğu gibi “ilk günah” ile doğmuyor, tertemiz ama boş bir sayfa olarak doğuyordu.

Düşünce Sorusu: “İlk Günah” nedir?

Alman filozof Kant’a göre ise aydınlanma, -“Aydınlanma nedir?” İsimli makalesinde buna değinir, 1784- insanın kendi yüzünden girdiği ergin olamayış durumundan kurtulup aklını kullanmaya başlamasıdır. İnsan neden kendi yüzünden düşmüştür bu duruma? Ona da şöyle yanıt verir Kant: Çünkü aklını kullanmamıştır, kendi kararlarını kendi almamış, hep başkalarına dayanmış, karşı çıkmamış, sorumluluk almamıştır. O zaman da aklını kullanmadığı için ergin olamamış yani yetişkin olamamış, çocukluktan kurtulup gerçek bir birey olamamıştır.

Aydınlanmacılara göre insan özünde iyi olmakla birlikte yine de her zaman ahlaksal olarak doğru davranmıyordu. Onun doğru davranması nasıl sağlanabilirdi? İnanmış kişiler için bu sorunun yanıtı açıktı: Tanrı insana kutsal kitaplar aracılığıyla nasıl davranması gerektiğini bildirmişti ama Tanrı ile ilişkisini kesmiş düşünürler için bu yanıt yeterli değildi. Thomas Hobbes isimli düşünür ise bunun tek çözümünün devlet kurmak ve onun yasalarına boyun eğmek olduğunu söyledi.

Bu ortamda “doğal hukuk” kavramı yeni bir biçim aldı. İnsanların doğuştan gelen sadece insan oldukları için sahip oldukları bazı hakları vardı. BU haklara doğal hukuk adını veren düşünürler insanların bu temel haklarına sahip olmadıklarını biliyorlardı. Artık yeni hedef, olması gereken için yani insanların bu haklara sahip olması için uğraşmaktı. İşte aydınlanmacıları reformist hatta devrimci yapan unsurlardan biri…
Locke’a göre doğal hukuk insana en başta yaşamak hakkı, özgürlük ve mülkiyet hakkı tanımıştı (dikkat bugün de bunlar temel insan hakları arasında sayılır, işte bu konuların ilk dile gelişi bu zamanlar). Herkesin kendi hakkını ileri sürerek yaratacakları kargaşayı önlemenin en iyi yolu, devlet kurulması ve bu devletin çoğunluğun kararı ile yönetilmesiydi.

O sıralar Fransa, bu türden tartışmaların yapılması için uygun bir yer değildi. Koyu bir mutlakıyet ve devlet ile kilise arasında sıkı bağlar vardı. 1762’de Fransa’da bir siyaset kitabı yayımlandı. “Toplum Sözleşmesi” isimli bu kitapta J. J. Rousseau, kişilerin haklarını ve güçlerini kendilerinin de parçası oldukları “genel irade”ye devretmeleri gerektiğini yazıyordu. Asında Rousseau burada açıkça siyasal demokrasiden söz ediyordu. İleride Amerikan devrimcileri J. Locke’ tan; Fransız devrimcileri ise Rousseau’dan etkileneceklerdir.

Locke, mülkiyetin doğal bir hak olduğunu söylüyordu ama Rousseau’nun şüpheleri vardı. Siyasal demokrasinin görece ekonomik eşitlik olmadan gerçekleşemeyeceğine inanıyordu.

İnsanların kendi geleceklerini kurabilecekleri tartışmaları ve inanışı o dönemlerde birçok ütopyacı görüşün de ortaya çıkmasına yol açtı. Okudunuz mu? Thomas More: Utopia 1516; Francis Bacon: Nova Atlantis 1627.